memleketsin... doruk sevdasına karşılık... ilmek ilmek türkü uzaklığında... ve çam kokusu ve insan kılığında... Lazların en asisi, Gürcülüğün bilgeliğisin... Hemşinlisin dağları mesken tutansın...

26 Ocak 2008 Cumartesi

Livane Bekleyiş


doruklarından bakarsın
için sızlar ama tebessüm edersin
bir o kadar acımasız
bir o kadar metindir memleketin
yüzünü bile görmediğin
göstermediğin
bekleyenindir
dönüş bekleyen topraklar
virandır livane’de sensiz sokaklar
endişelerin sonundaki tebessüm gibidir
hüzün baz mutluluklar gibi
göremediğin yakınlıktadır
yaklaşsan
şarkı uzaklığında
livane
terk-i diyar
uzak şehir
yeşil düşlerde
bekleyişlerde

Sırasımıydı İstanbul...


Şimdi bir sürgün kasabası İstanbul
Tüm yakıcılığı üstünde güneşin
Ve gecelerin kararası tutmuş yine
Tamda ellerini tutamıyorken
Revamı bana seni böyle yaşamak
Revamı sana ey yeditepe
Yaşatmak bu sürgünü
İtten aç geceden daha çıplak soyunmuşken aşka
Sırasımıydı İstanbul bu işkencenin
Sırasımıydı...
İç etmek acımasız haki içinde!

Kimliğim


Benim hiç yıldızlı berem olmadı mesela
Çakıl taşlarına orak figürleri oyduğum çivimde
Çekiçle hiç dolaşmadım ben Kafkasya’da
Yine de seviyordum...
Kayalıklardaki kınamsı kızılları,
Geceleri güneşli düşler kurmayı,
Keskin yıldızları,
Ve sevda haykıran yumrukları...
Sizin yaşınızdayken yasaktı bana öz dilim
Kafkasya’da dilimi konuşamıyordum,
Alfabemde f harfi olmadığını daha yeni öğrendim
F harfi olmadan da sevebiliyormuşum...
Çok şey değişti çok...
Çok sesli müziği öğrendim mesela
Kendi öz müziğimi...
Tam yolu yarılayacakken
Yarıladığımı paylaşmayı öğrendim.

23 Ocak 2008 Çarşamba

Kazım'a




Bir yürek vardı
Acılar diz boyu
Sustukça dünyayı sağır eden
Ağlayınca tüm sesleri esir alan bir yürek ..
Sonra bin yürek daha,
Özgür isyankar ama çernobile yenik ..
Birde hüzün vardı
Kurusunda karanfilin
Hüsranın sonunda
Sarısında haziranın
Ve de senin yamaçlarında ki artvinin...
Ey haziran bu kaçıncı, bize yaptığın
Aldın nazımı yetmedi mi?
Bu kaçıncı ey kirli dünya
Hiroşima hala ölü doğarken...
Ey denizin asi çocuğu,
Ey Che suratlı,
Ey saçları devrim kokulu..
Sana erken bu gidiş,
Çok erken,
Yapacak çok işin varken…

18 Ocak 2008 Cuma

Deniz Feneri-1


Yıkarsın be deniz feneri
Gülümser misin bana her sabah tan yeli gibi
Gözleri kederli bir çocuk özleminin
Bana ifade ettiklerini
Benden ve benim sana anlattıklarımdan başka
Kim bilebilir ki
Hisleriyle beni çırılçıplak bırakan
Ve bir serçenin ağzıyla
Böyle yürek görmedim dedirten çocuğun
Hüznünü küskün kaderini denenmemişliğini
Ve her şeyden önemlisi
Kirlenmemişliğini!

Çakırkeyf


Nedendir bilmem ama aklıma takıldın şimdi
Arpayla sulanmış böyle hüzün baz akşamlarda
Keyifli bir seda idin belki
Nerden mi çıktı
Bilmem…
Bir sürçme belki dilimde!

HAYKIRIŞ


Aç olan ben değil miyim
Bir Somali’de Bir Etiyopya’da..
Bir parça ekmek arayan, bitki toplayan, toprak yiyen
Savaşan vurulan değil miyim ben
Felluce'de, Filistin’de, Afganistan’da...
Bir yaşayan Dipdiri... Direnen...
Bir ölüyüm Madımak'da... Maraş'da...
Yücelim bazen Şavşatlı
Düzene benzeyen sindirilmiş...
Deniz'im ben İnadına yaşarım...
Ben senim ey okuyan, Dinleyen
İçindeki çığlık...
Duyuyor musun?
Gözlerinin feri...
Görüyor musun baktığın her insanım!
Haykırışım...
İsyanım....
İnsanım...
Ve de Senim...
Ve Ben!

TEBESSÜM

BEN TEBESÜM TAŞIMAYAN İNSANA
İNSAN DEMEM
İNSAN DEDİĞİN
YÜZÜNDE GÜL BENZERİ
TEBESSÜM DOĞURANDIR
SENDİN YA DA TASVİR ETTİĞİM
HAYKIR GÜZELLİĞİNİ İNSANLARA
GÖRMELİLER
TANIMALILAR SENİ...
ÇINLATMALISIN SOKAKLARI
SEVECEN YIRTIK SEVGİLERLE...
ÇOCUĞUN... ÇOCUKLARIN...
SANA BENZEMELİ
YOĞURMALISIN ONLARI SENDEN HAMURLARLA
SEN OLMALILAR
GÜLEMEYENLER...
VE DİĞERLERİ...

Evet tebessüm... Askerlik yıllarımda yazdığım kısa ama gülücüklü dizelerle başlayayım istedim. Pantolonun biraz sıkıyorsa, yani toksan, Hala sana gölge yapan bir güneşin varsa...
Hala gülümseme şansın var demektir. Önce kendinle başlayacaksın işe; aynaya gülümseyeceksin, sonra çevrendeki en yakın insana döneceksin tebessüm açan o çehreyi. Durmak ya da pes etmek yok, çevrendeki diğer insanlarla devam edeceksin yola, yine de durmayacaksın; yolda saat soran çocukla, pamuk eller cebe diyen dolmuşçuyla, o gece senin bu gece benim dolaşan eli şaraplı park sakinleriyle, omuz attıktan sonra önüne baksana kardeşim diyen sevilebilir magandayla, sana yüzünü dönüp fark edilmeyi bekleyen papatyalarla sürdüreceksin...
Ne çok ihtiyacımız var değil mi? Ne çok açız... Sevgiye, dostluğa, tebessüme... Yılmaz Güney der ya hani; “Kavgayı, bir yaprağın üzerine yazmak isterdim sonbahar gelsin yaprak dökülsün diye... Öfkeyi, bir bulutun üzerine yazmak isterdim yağmur yağsın bulut yok olsun diye Nefreti, karların üzerine yazmak isterdim güneş açsın karlar erisin diye ...Ve dostluğu ve sevgiyi, yeni doğmuş tüm bebeklerin yüreğine yazmak isterdim onlarla birlikte büyüsün bütün dünyayı sarsın diye”. Evet gülen bir dünya yaratamayız, ama dünyaya gülümsemek elimizde.
Hep verecek bir gülücüğümüz vardır. Her zaman vereceğiniz bir gülücüğünüz olması dileğiyle...

“Livane Terkedişler”


Memlekettir...
Doruk sevdasına karşılık...
İlmek ilmek türkü uzaklığında...
Ve çam kokusu ve insan kılığında...

Lazların en asisi,

Gürcülüğün bilgeliğisin...

Hemşinlisin dağları mesken tutansın...

Her memleketin meşhur, öne çıkan bir ürünü ya da özelliği vardır ya hani; Livane’nin de insan meşhurdur. Dünyanın neresine giderseniz gidin, kolundan tutun bir Livane’liyi ve bakın gözlerine…
Ve ne acıdır ki, terkedilmiştir Livane. Terk ediştir acımasızca, arda bakmadan. Milyonluktur aslında Livane. Ama iki yüz bin de yaşar sadece.
Terk eden Livaneli sana sesleniyorum;
Sensizdi
Viraneydi
Livane…

Gündemdekiler ve Gündemsiz Yaşayanlar…

Gündem sürekli değişedursun… Varsın bir Irak, bir Amerika, bir Cumhurbaşkanı’nın su içmesi ya da Sosyetik kavgalar olsun gündem… Bütün kapıları kapadığınız, dışladığınız engelli ve psikolojik-ruhsal sıkıntısı olan bireylere gündem sırası hiç gelmesin varsın… Her gün hiçe sayılarak sosyal-duygusal katliama uğrayan 8,5 milyon kişiyi hiç konuşmayalım…
Pek çok yerde olduğu gibi, kendi toplumumuzda da zihinsel engellilere ve psikiyatrik tedavi görenlere karşı geliştirilen ön yargı, tüm bu problemlerin temelindeki asıl neden. Buna neden olan bir diğer temel etken ise ekonomik zorluklar. Önyargıların yarattığı ayrımcı muameleler, kişiler arasındaki insani bağı kopartarak ötekine bir eşya muamelesi yapmayı kolaylaştırıyor. Bu ayrımcı muameleler, kimi zaman kurumsal boyutta da gerçekleşebiliyor ve onarılması çok zor, hatta mümkün olmayan acılara yol açabiliyor. (Yetiştirme ve Bakım Yurtlarında dayak vukuları, Psikiyatri polikliniklerinde olanlar gibi..)
Türkiye Özürlüler Araştırması geçici sonuçlarına göre, nüfusun yüzde 12.29'unu, yani yaklaşık 8,5 milyonunu özürlüler oluşturuyor. . Özürlülerin 3 milyon 783 bin 197'si erkek, 4 milyon 648 bin 740'ı kadın. Erkek özürlülerin toplam nüfusa oranı yüzde 11,1, kadın özürlülerin oranı ise 13,4. Özürlü nüfusun bölgelere göre dağılımında da farklılıklara var. Buna göre, en çok özürlü Marmara Bölgesi'nde bulunurken, en az özürlü Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşıyor. Marmara Bölgesi'ndeki nüfusun yüzde 13,1’i özürlüyken, bu oran Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yüzde 9,9 olarak belirlendi. Özürlü nüfusun yüzde 12.69'u kentlerde, yüzde 11.67'si ise kırsal kesimde yaşıyor. Özürlü nüfusun yüzde 1.25'ini ortopedik özürlüler, yüzde 0. 38'ini dil ve konuşma özürlüler, yüzde 0.60'ını görme özürlüler, yüzde 0.37'sini işitme özürlüler, yüzde 0. 48'ini zihinsel özürlüler oluşturuyor. Diğer tür özürler ise özürlü nüfusun yüzde 9,7’si. Bugün, psikiyatrik tedavi görenlerin (veya göremeyenlerin) sayısal verilerine ulaşmak neredeyse imkânsız. Düzenli verilerin olmayışı dahi, şüphelerin konunun üzerinde toplanması için yeterli gerekçe sayılabilir. Ayrıca, uzmanlar tarafından da öngörüldüğü üzere, zihinsel engelli olan veya psikiyatrik tedavi gören kişilerin, kendilerini olası tacizlerden koruma şansı çok düşük. Tüm bu veriler, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önündeki yargılamalarda, Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gereği pek çok kere mahkûm olduğu gerçeği ile birleştiğinde şüphelerin yersiz olmadığı aşikâr.
Özürlülere yönelik Birleşmiş Millet Örgütü’nün 9 Aralık 1975 tarih ve 3447 sayılı kararı ile “Özürlü Kişilerin Haklarına Dair Bildiri” yayınlanmıştır. Bu Bildiri’de, “Özürlü kişi” şu şekilde tanımlanmıştır: “Özürlü kişi terimi, fiziksel ve zihinsel yeteneklerinde doğuştan veya sonradan meydana gelen yoksunlukların sonucu olarak, kısmen veya tamamen, kendi başına normal bireysel ve/veya sosyal yaşamı yaşayamayan kişileri ifade eder.”
Bildirgede özürlülere ilişkin şu haklara yer verilmektedir:
İnsanlık onurlarına saygı gösterilmesi (md.3)
Aynı yaştaki vatandaşlar ile aynı temel haklara sahip olma (md.3)
Mümkün olduğu kadar normal ve tam bir insan gibi nezih bir hayat yaşama (md.3)
Mümkün olduğu kadar kendilerini yeter hale getirecek tedbirlerin alınmasını isteme (md.4)
Protez ve ortopedik araçlar da dahil, tıbbi ve sosyal rehabilitasyon, eğitim, mesleki öğrenim ve rehabilitasyon, yardım, danışmanlık, barınma hizmetleri ile diğer hizmetler gibi tıbbi, psikolojik ve işlevsellik muamelesi görme (md. 6)
Ekonomik ve sosyal güvenlik ile yaşamlarını nezih bir düzeyde sürdürme; kabiliyetleri ölçüsünde çalışma veya yararlı, üretici ve kazanç sağlayıcı bir meslek icra etme ve sendikalara katılma (md. 7)
Ekonomik ve sosyal planlamanın her aşamasında özel ihtiyaçlarının dikkate alınmasını isteme (md. 8)
Kendi aileleri veya bakıcı aileler ile birlikte yaşamak ve her türlü sosyal, yaratıcı veya eğlendirici faaliyetlere katılma (md.9)
Hiçbir özürlü kişi, ikameti ile ilgili olarak farklı bir muameleye tabi tutulamaz (md.9)

Özürlü kişiler bütün istismarlara, ayrımcı, kötüye kullanıcı veya onur kırıcı nitelikteki bütün düzenlemelere ve muamelelere karşı korunur (md.10)
Hukuki yardıma ihtiyaç duyduklarında kendilerine hukuki yardım yapılır ve onlara karşı bir dava açılmışsa uygulanacak olan usul, kendilerinin fiziksel ve zihinsel şartlarını tam olarak dikkate alır (md.11)
Özürlü kişilerin haklarını ilgilendiren bütün konularda, özürlü kişilerin örgütleri ile yararlı olacak biçimde istişare edilir (md. 12)
Özürlü kişiler, onların aileleri ve yaşadıkları çevre, bu Bildiri’de yer alan haklardan her türlü uygun vasıta ile bilgilendirilir (md. 13).
Türkiye’de özürlü haklarına ilişkin çeşitli kanunlarda hükümler bulunmakla birlikte, özürlülerin durumunu doğrudan düzenleyen Özürlüler Hakkında 1.7.2005 ve 5378 sayılı Kanun bulunmaktadır. Bu Kanun’un amacı, “özürlülüğün önlenmesi, özürlülerin sağlık, eğitim, rehabilitasyon, istihdam, bakım ve sosyal güvenliğine ilişkin sorunların çözümü ile her bakımdan gelişmelerini ve önlerindeki engelleri kaldırmayı sağlayacak tedbirleri alarak topluma katılımlarını sağlamak ve bu hizmetlerin koordinasyonu için gerekli düzenlemeleri yapmaktır.” (md.1). Kanunun 3. maddesinde özürlü kavramı yukarıda ki tanım ile aynı tanımlanmıştır.
Bu Kanunun 4. maddesinde özürlü haklarına ilişkin şu genel esaslara yer verilmiştir:
Devlet, insan onur ve haysiyetinin dokunulmazlığı temelinde, özürlülerin ve özürlülüğün her tür istismarına karşı sosyal politikalar geliştirir.
Özürlüler aleyhine ayrımcılık yapılamaz; ayrımcılıkla mücadele özürlülere yönelik politikaların temel esasıdır.
Özürlülere yönelik olarak alınacak kararlarda ve verilecek hizmetlerde özürlülerin, ailelerinin ve gönüllü kuruluşların katılımı sağlanır.
Özürlülere yönelik hizmetlerin sunumunda aile bütünlüğünün korunması esastır;
Kurum ve kuruluşlarca özürlülere yönelik mevzuat düzenlemelerinde Özürlüler İdaresi Başkanlığının görüşünün alınması zorunludur.

Ne de güzel duruyor kâğıt üzerinde bütün bunlar değil mi? Biz elimizden geleni yaptık, bütün dünyada ki özürlülerin sahip olduğu her kazanıma sizlerde sahipsiniz derler sorsanız. Hala “Hak Verilmez, Alınır” diyorlar… Hala meme için ağlamanı bekliyorlar… Ağla o zaman!

Cinsiyetiniz Elinizden Alınsaydı…

Erkek olmak ya da bayan olmak sizin seçiminiz miydi? Peki ya, engelli ya da engelsiz olmak? Peki, engelliyim cinsiyetim olmasın der miydiniz?
"Acı çekmesini istemiyorum" diyerek, kızının rahminin alınmasını isteyen bir annenin öyküsünü anlatmak istiyorum. Olay İngiltere’de yaşanıyor. Bir anne, 15 yaşında tekerlekli sandalyeye mahkûm ve 18 aylık bir çocuğun zekâsına sahip olan kızının ergenliğe girmesini engellemek için rahminin alınmasını istemiş. Kızının 24 saat bakım altında kalması gerektiğini belirterek “Zaten çok kötü bir hayat yaşıyor. Daha fazla acı çekmesini istemiyorum. Ergenlik ve adet kanamaları onun hayatını cehenneme çevirecek. Evlenip çocuk doğurma ihtimali de yok. Tek istediğim onun daha rahat bir hayat sürebilmesi'' demiş. Ancak tıbbi etik dernekleri ve sağlıkçılar “Engelliler için neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermek kolay bir iş değildir, bir bireyin kadınlığı elinden alınmamalı'' diyerek operasyona karşı çıkıyor. Doktorlar ameliyatı yapmak için İngiliz sağlık otoritesi NHS’nin kararı bekliyor. Karar ne şekilde çıkarsa çıksın, bu olay epey bir süre tartışılacağa benzer.
Ne kadar ilginç değil mi? Bir öyle bir böyle düşünüyor insan. Bir kez düşünmek yetmiyor. Düşündükçe karar vermek güçleşiyor. İnanın haberi okuduğum bir haftayı geçti hala net bir fikir beyan edemiyorum. Okuyucu bu ya, yazarın konu hakkında ki düşüncesini almak ister (kendimden bilirim). Netleşmeyen ama daha baskın fikrimi paylaşayım. Doktor olsam, ben o ameliyatı yapmazdım… Engelli birey olsam, o ameliyatı yaptırmak istemezdim…
Onlar, sokakta yürürken üzerlerine doğrulan bakışlarla hatırlıyor en çok engellerini. Acıyarak, iyilik ettiğinin zannıyla doğrulan bakışlar… Çekin o merhamet bakışlarını onların üzerlerinden… Becerebilecekseniz eğer, sevgiyle bakın onlara…

17 Ocak 2008 Perşembe

Sanat Eseri Bir Kent Tiflis


Burası tarih kokuyor diye başlayan hiçbir yer daha önce ilgimi çekmemiştir. Harabe haline getirilmiş, özensizce yok edilen tarihi yapı ve dokular, beni bu söyleme karşı duyarsızlaştırmıştı. Çünkü tarih korunamamıştı ve kokmuyordu, sadece can çekişiyordu. Çağın ve teknolojinin esir ettiği insanlığın ucuz, kolay ve zahmetsiz hale gelen yaşam tercihleri öldürüyordu tarihi, sanatı, kültürü…
Ülkemizde tarihi, sanatsal ve kültürel dokular; ya define avcılarına terk edilir, kazılır, kırılır, yıkılır ya çobanların kötü hava koşullarında hayvanlarıyla sığındıkları bir sığınak haline getirilir, kirlenir, islenir, dökülür ya da sanat eseri hırsızlarına peşkeş çekilir, çalınır, satılır, kaçırılır.
Daha çok yeni edindiğim bir düşünce var şimdilerde aklımda. Şehirlerinin mimarisini, sanat ve kültürünü koruyamamış ülkeler, aydınlarını ve sanatçılarını başka ülkelere sürerler, kaçırırlar. Mezarlarına dahi tahammülleri yoktur, ölü bile korkutur onları…
Nefes alıyorsunuz, çiğerinize oksijen dışında bir şey daha çekiyorsunuz. Tarihin kokusu varmış hem de ciğerlere kadar işleyen. Ben yeni keşfediyorum bunu. Bu kent keşfettiriyor.
Şehre girdim, kafamı kaldırdım. Kentin sembolü kocaman bir heykel “Kartlis Deda” (Gürcistan’ın Annesi), bir elinde kılıç diğerinde şarapla karşılıyor beni. Ulusal giysileriyle bir gürcü kadın figürü Kartlis Deda. Sağ elindeki kılıç, düşman olarak gelenlere, sol elindeki şarap ise dost gelene ikram niyetine. Sanıyorum payıma sol el düştü ki Aziz NESİN’İN söylemiyle, güzel işlemeli çok tavan gördüm…
Adı; Tiflis (Tbilisi), bu ismin hikâyesi de çok ilginçtir. Bir taksi şoförüne sordum çok iyi olmayan Gürcücemle, anladığım kadarını aynen aktarıyorum: “Bir efsaneye göre Kral Vahtang avı çok seven biridir. Bir gün yine ava çıkar ve çok iyi eğitilmiş atmacasını, sürekli uçan bir sülünün peşine takar. Ancak aradan zaman geçer ne sülünden bir haber var ne de atmacasından. Aramaya koyulurlar ve uzun aramalar sonucu, sülün ve atmacanın ikisi de sıcak bir suyun içine düşmüş halde bulunurlar. Kral Vahtang, hemen buraya güzel bir kent kurulsun diye buyurur ve işte Tiflis (Tbilisi)” der taksi şoförü. Sıcak anlamına gelen (Gürcücede) tbili’den geliyormuş adı bu sanat eserinin…
Aslında taksi şoföründen alıntıyla aktardığım bu efsaneyle, benim gözlemlerim birbiriyle o kadar örtüşüyor ki. Neden diye düşüneceksiniz şimdi. Nedeni şu; Kralın “Buraya güzel bir şehir kurulsun” emriyle kurulan şehir, sanat eseri olmalıdır. Sanatın ta kendisi olmalıdır…
Tarihi ipek yolu üzerinde ki bu sanat eseri kent onlarca belki yüzlerce kez istila edilmiş. Yani sizin anlayacağınız her geçen yağmalamış, yakmış, yıkmış. Buna rağmen hala tarih kokuyor, hala sanat kokuyor. Sanki yağmalanan kent burası değilmiş gibi…
Şehri ortadan ikiye bölen nehri tanıyorsunuz; Kura. Sanki ruhlarımızdan, sanki duygularımızdan taşımış… Bizden alıp oraya taşımış gibi. Hiç yabancılık çekmiyorsunuz dolaşırken, “Sen buralısın” diyor gibi bu kent.
6000 yaşında (Yanlış okumuyorsunuz altı bin yıl, arkeolojik araştırmalar İÖ 4000 yıllarında yerleşme alanı olduğunu gösterir) bu kent, yazılı kaynaklarla doğrulanan resmi tarihi 1500. Yaşından belli değil mi içinde sakladıkları. Hangi birinden bahsetmeliyim bilemiyorum… Çok şey var anlatacak bu sanat eseri kente dair… Tek bir yazıya ne mümkün ki sığsın. Bir sonraki yazıda tarih koksun olmaz mı?

Gitme

Hele bir yaz gelsin
Yeşili solumaya gideceğiz karçallara
Bekle…
Özgürlüklerin en görkemlisinden tadacaksın
Ayaklarına seriliverecek Livane
Doruklardan bakacaksın.
Hele bir yaz gelsin…
Hayatımın en uzun şiirini yazacağım sana
Giydirmeyeceğim duygularımı
Çırılçıplak çıkacaklar karşına satırlarla.
Bekle…
Hele bir bekle
İlk yaz şafağını bekle
Gitme…
Hele bir yaz gelsin…

Dil Bilmez Gürcü-müyem

Gürcülerin, kökenlerine bakıldığında var oluş ve çıkış noktalarının Kafkasya olduğu tartışma götürmeyen bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Kafkasya’nın güney-batı kısmında yer alan bölgede yaşamışlar, daha çok tarımsal ürünlerden geçimlerini sağlamışlardır. Kartli gürcü soylarının genel adı olarak kabul edilmektedir. Kartli’ler; Gürcü, Svan ve Megrel-Laz’lardan oluşmaktadır. Kartli boylarının dillerine bakıldığında, aralarında ki yakınlık ve benzerlikler bu durumu doğrulamaktadır. Kimilerine göre aynı coğrafyada yaşamışlığın getirdiği etkileşimlerle bu durumun ortaya çıktığı, ırksal bir bağlantının olmadığı söylenmektedir. Oysaki dillerin yapıları incelendiğinde bu durumun hiçte öyle olmadığı, dillerin kökenlerinin de aynı olduğu dil bilimcilerce yapılan araştırmalar sonucunda ortaya konmuştur.
Doğal bir dil olan gürcüce; doğa ve doğal seslerin de türemelerini barındıran ender dillerdendir. Bunu şu şekilde örnekleyebiliriz; skhali=su, makakvi=kurbağa gibi gibi kelimelere bakalım: suyun akış sesini zihnimizde canlandıralım, skha skha ‘ya benzer bir sesle akar. Kurbağanın sesine dönelim şimdi de; vak vak gibi ses çıkarır ki bu da Gürcücede makakvi şeklinde ifadelendirilir.
Doğallığının da yanında sanatsal ve edebi bir dil özelliği de olan gürcüce, gerek otantik çok sesli halk müziği gerekse yazımsal edebi türlerde ön plana çıkmış sanatçıları ve yazarlarıyla tanınır. UNESCO tarafından yüzlerce yıllık geçmişe sahip Gürcü Otantik Halk Müziği, “Dünya kültür mirası” olarak adlandırılmış ve koruma altına alınmıştır.
Eski bir millet olan gürcülerin mevcut sayılarının az oluşunda en büyük etken; tarih boyunca birçok savaşa ve istilaya maruz kalışındandır. Anayurtlarını çoğu kez terk ermek zorunda bırakılmış bir millet olmaları hasebiyle, şu an dünya üzerinde sayıları hakkında net bir fikir yoktur tahmini rakamlar bile ortaya koymak oldukça zordur. Birçok savaşa sahne olmasının nedeni, Kafkasya’nın gerek bulunduğu yer itibariyle önemli bir jeo-politik alana sahip oluşu gerekse verimli ve önemli yollar için bir geçiş bölgesinde bulunmasıdır.
Gürcülerin en önemli karakteristik özelliklerinden biri uyumlu oluşları ve devletlerine bağlılıklarıdır. Türkiye gürcülerine bakarak bunu çok net görebilmekteyiz. 1920’lı yıllardan beri Türkiye Cumhuriyeti, öncesinde 1500’lü yıllardan itibaren de Osmanlı Devleti sınırlarında yaşamışlar ancak herhangi bir ayaklanma ya da sisteme başkaldırıları görülmemiştir. İçinde yaşadıkları devleti sahiplenmişlikleri, milliyetçilik yerine devletçiliği daha ön plana çıkarmalarıyla tanınırlar. Türkiye gürcülerinin en öne çıkan özellikleri de bu devletlerine sahip çıkma ve sadık olma özellikleri olmuştur.
Ardanuç’ta bulunan Klarceti bölgesi tarihte gürcülere (Bagratlı Krallığı) başkentlik yapmıştır. Ancak ilginçtir ki Ardanuç şu anda bir tek gürcü bile yaşamayan bir yerdir. Bu üzerinde düşünülmesi gereken bir durumdur. O bölgede şimdi nereli oldukları tam bilinmeyen ancak kendilerine Türk ya da Ahıskalı diyen insanlar yaşamaktadır. Ahıska kelimesi de ilginçtir Gürcüceden türemiştir; Ahal-sihe (yeni kale)=Ahıska’dır. Bu tam bir asimilasyon ve Türkleştirme politikası olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu devletçi politik duruşlarıyla öne çıkmış bir milletin asimilasyonu ne kadar gereklidir acaba? Ya da gerekli midir?
Türkiye sınırlarında tahmini iki milyondan fazla gürcü yaşamaktadır. Ancak gelin görün ki; kendine gürcü diyebilen ve gürcü olduğunu bilen insan sayısı bunun yarısı bile değildir. Borçka’nın belli köyleri ve Şavşat’ın İmerhevi beldesi hariç Artvin sınırlarında yaşayan gürcü kimliğini muhafaza eden neredeyse kalmamıştır. Oysaki Artvin tarih boyunca en çok gürcülerin yaşadığı yer olarak biline gelmiştir. Türkiye’nin birçok yöresine özellikle 93 harbi sırasında ve sonrasında göç eden gürcülerin büyük bir kısmı da kimliklerini kaybetmiş, gürcü olduklarını bilenlerde artık “Dil Bilmez Gürcüler” diye adlandırılan, dillerini, gelenek, görenek ve adetlerini unutmuş halde yaşamlarını sürdürmektedirler. Sonlarının da diğerleri gibi kimlik yitimi olduğu aşikârdır.
Bütün bunlardan hareketle asimilasyona dur diyemeyen ve kültürel yok oluşa devam eden Türkiye’de yaşayan diğer halklar gibi gürcülerde topluma kattıkları rengi, dokuyu da yanlarına alarak yok olmak üzereler.
Oysaki her millet ve yanında her kültür bizde güzellikleri, farklılıkları oluşturan renkler olarak algılanmalı. Yozlaşmışlıklara kültürel emperyalizme karşı durabilen, kimlik bunalımından kurtulmuş halklar yaratmak en büyük dileğimiz olmalı. Bir tek insan tipi yerine bir çok insan tipi, bir çok kimlik ve bir çok farklılık. Hep söylerim; Tıpkı Gökkuşağı gibi HALKKUŞAĞI olabilen bir toplum yaratabilmek ümitlerimle…

Sosyalleş(emey)en Bizler

İnsanlar belirli bir potansiyelle doğarlar ve zamanla bu potansiyel gerek ailenin gerekse çevrenin etkisiyle değişime uğrar. Fakat buradaki “etkilenme” sözcüğünü özellikle vurgulamak istiyorum. Çünkü insanların doğuştan getirdikleri bu potansiyelleri her zaman gelişmez, engellenebilirde. Kaldı ki ülkemizde de özellikle bazı yanlış paradigmalar sonucu çocukların gelişimi engellenmektedir. Örneğin, uslu çocuk hep oturan hiçbir şeye karışmayan çocuk olarak algılanır, yerinde duramayan sürekli aktif olan çocuklarında öyle “uslu” olmaları istenir. Böylece toplum olarak, çocuğu bir nevi sürü psikolojisiyle, etliye sütlüye karışmayan bir kişilik olarak yetiştirmeye kalkışırız.
Çocuklar ilk eğitimlerini aile ortamında aldıktan sonra ilkokula başlarlar. İlkokul döneminde akademik gelişimleri ile sosyal gelişimleri birbirinden ayrı düşünülmemelidir. Genelde aileler, çocuklarından toplamsal algılar sonucu derslerinde başarılı olmalarını beklerler. Fakat yapılan anketler sonucu, fabrikaların bir mühendisten birinci sırada istediği, beceri olarak “sosyal becerileri” göstermektedirler. Mühendislik teknik bilgisi ise sıralama olarak daha sonra gelmektedir. Buradan şu sonuca varabiliriz “Sosyal Beceri” leri gelişmiş bireyler tercih sebebidirler. Peki, bu sosyal beceriler nelerdir:
İlişkiyi-iletişimi başlatma ve sürdürme becerileri,
Grupla bir işi yürütme becerileri,
Duygulara yönelik beceriler,
Saldırgan davranışlar ile başa çıkmaya yönelik beceriler,
Stres durumlarıyla başa çıkma becerileri,
Plan yapma ve problem çözme becerileri.
Tüm bu becerilerin geliştirilmesi çabalarının temelinde, sosyal davranışlarını geliştirebilmek ve bireyleri uygun davrandıklarında desteklemek bulunmalıdır. Sosyal becerilerin tesadüfî öğrenme ve bilişsel olgunlukla gelişmesi beklenir. Bu gelişimde aile ve çevrenin bilinç düzeyi ve ekonomik düzeyiyle ilgilidir. Bir bakıma şansı olan çocuk öğrenir, olmayanlar öğrenemez. Gerçekte ise bu becerilerin çok önemli olmalarına karşın istendikten sonra çok rahat okul ve ev ortamında “her” çocuğa öğretilebilir. Bunun içinde çok fazla çabaya gerek yoktur. Sadece oyunu kurallarına göre oynamak gerekir. Çocuklara bu becerileri kazandırmak için ekstra senaryolara filan da gerek yoktur. Yapılması gereken, çocuklarımızın hem ev ortamında kendiliğinden gelişen olayları geliştirmek hem de kontrol etmek ya da değişik yönergelerle doğru paradigmalar oluşturmalarını sağlamaktır.
Aslında “sosyal becerilerin” denetimi, ilköğretim karnelerinin genelde sağ tarafında çeşitli başlıklar altında sağlanmaya çalışılmaktadır. Fakat ne acıdır ki, bu sütunda yer alan notlar genelde ders notlarıyla doğru orantılı olarak verile durulur. Bu da eğitimde dahi sosyalleşmeye verdiğimiz önemi gözler önüne sermeye yeterlidir. Hadi denetimi bu şekilde yapılıyor diyelim; bu becerilerin kazanılması veyahut geliştirilmesi için ne yapılıyor, birkaç sosyal etkinlik dışında.
Bizler, “onu yapma ayıp, sus sakın bir daha söyleme, uslu çocuk ol” gibi laflarla, “Sosyal Fobik” yetiştirilmekten kurtulamayan/has bel kader kurtulan bireyler olarak bunu çok daha iyi anlıyoruz. Yapılabilecek çok şey var en azından bundan sonrası için, çocuklarımız için! Onlara önce davranışlarının felsefesi öğretilmelidir. Davranışlarının felsefesini öğrenen birey, doğru paradigmalar geliştirecek ve bu da hayat boyu sürecek doğru kararlar/doğru yaşantılar silsilesinin başlangıcı olacaktır. Bir şey yapmak mı istiyorsunuz? Hemen kendi yetiştiriliş tarzınızı hatırlayın ve çocuğunuza dönün. Gerekiyorsa yardım alın, okulunuza danışın. Aile, Sınıf Öğretmeni ve Rehber Öğretmenin koordineli çalışmaları, kısa zamanda bile çok etkili sonuçlar verebilir.