memleketsin... doruk sevdasına karşılık... ilmek ilmek türkü uzaklığında... ve çam kokusu ve insan kılığında... Lazların en asisi, Gürcülüğün bilgeliğisin... Hemşinlisin dağları mesken tutansın...

22 Eylül 2007 Cumartesi

KARADENİZLİLİK

Övünülerek başlanır lafa “Ben Karadenizliyim”. Öteden beridir, bu kadar çok farklı kimliğin (Kolhlar, Hititler, Urartular, Miletliler, Kimmerler, İskitler, Gürcüler, Romalılar, Rumlar, Persler, Türkler vs.) yerleşmiş-yaşamış-etkide bulunmuş olmasına rağmen “Karadenizlilik” ten bahsedilir durulur.
Mağrurdur Karadenizli, başı diktir, liderdir. Yamaçlarından olsa gerek koşar gibidir sürekli insanları, hızlıdır. Nerde olsa fark edilir Karadenizli. Suyu serttir kendi merttir kısaca!
Dünyanın neresine giderseniz gidin, bir Karadenizliyi çok zorlanmadan fark edersiniz. Ne antropologa ne de bir halk bilimciye ihtiyaç duymazsınız; Girdiği her ortamda hemen fark edilir. Bunun için çok şey yapmasına gerek yoktur aslında, doğal bir özelliktir ve bu kendiliğinden ortaya çıkar.
Hayatının en önemli işine koşuşturuyormuşçasına hızlı-seri adımlarından, çevresinde var olan herkese zoraki kendini dinleten yüksek sesli konuşmalarından, ağız dolusu neşeli kahkahalarından, dilinin ucunda fırlamaya hazırlanmış bomba niteliğinde çokça hazır-cevabıyla, gülmelerin en keyiflilerine tanık olduğunuz bir kalabalığın tam ortasında bir şeyler anlatışıyla, her şeye müdahil ettiği ve her şeye soktuğu için uzun olan burnundan ve bildiği bütün dillere-şivelere-aksanlara inat “Karadenizlice” konuşmasından tanırsınız...
Bundandır “Karadenizliyim” diye cevapladığınız her sorunun karşılığında bir tebessüm almanız… Bundandır başlı başına bir güven unsuru olmaya yeten Karadenizlilik imajı…
Tarihsel süreçte o kadar çok kimliğin, bir o kadar kültür ve dilin yaşadığı bir yerde böylesine tek bir kimlik oluşturulabilmiş olması, birlikte yaşama ve farklılıklara değer vermenin birebir göstergesidir. Bunun başka bir açıklamasını yapabilecek olan varsa buyursun yapsın ama ben mantıklı açıklamanın ancak bu olabileceği kanaatindeyim.
Peki ya Türkiyelilik…
Henüz başarılamadı ne yazık ki. Etnik ayrımcılıklarla, kimlik kavgalarıyla, abartılmış ırkçı obsesyonlarla cebelleşmekten zaman bulunamamış.
Oysaki ne çok benzeşiyoruz, ne çok sinmişiz birbirimize kokularımızla… “Hepimiz” olmuşuz da farkında değiliz…
Biz “Karadenizli” olabildik, bunca farklılıklara rağmen, neden “Türkiyeli” olamayalım!
Gökkuşağı gibi olsak hani… Sonra adına da desek “HALKKUŞAĞI” olmaz mı?

15 Ağustos 2007 Çarşamba

SEVİYE SINIFLARINA BİR BAKIŞ AÇISI

Özel öğretim kurumlarını (özel dersaneler) az çok hepimiz (eğitim çalışanları) biliriz. Tek amaçları öğrencileri üniversite sınavına ya da diğer sınavlara hazırlamaktır. Doğal olarak işe koşulan homojen sınıflar (düzey/seviye sınıfları) uygulaması, giderek okullarda da yaygınlaşmaya başlamıştır. Yani işin asıl kısmı okullarda dersaneleşmeye başlamıştır.
Böylece okullar sürekli bir yarış ortamının egemen olduğu, akademik başarı açısından bireysel farklılıkların önemli ölçüde önemsendiği ve bu farklılıkların giderek artırıldığı kuruluşlara dönüştürme eğilimindedir. Oysa toplumsal bir kuruluş olarak okulların, yarışmanın değil iş birliğinin egemen olduğu, bireysel farklılıkların göz önüne alındığı ama bu farklılıklara göre öğrencilere ayrımların oluşturulmadığı, toplumda var olan toplumsal farklıkların olası derecede azaltılmaya çalışıldığı, her öğrenciye eşit eğitim olanaklarının sunulduğu yerler olması gerekir.
Özel eğitim gerektiren çocukların, toplumsal gelişimleri açısından normal okullarda akranlarıyla (kaynaştırma eğitimi ve okullar bünyesindeki özel eğitim sınıfları) eğitim-öğretim olanaklarından faydalanmaları gerekmektedir. OKULLAR, ÖĞRENCİLERİ AYIRAN DEĞİL, TÜM FARKLILIKLARINA KARŞIN BİRLEŞTİREN KURULUŞLAR OLMALIDIRLAR.
Boswell diyor ki; “İnsanlar arasında zihinsel güçler bakımından doğuştan gelen bazı farkların bulunduğunu inkar edemem ama bunlar, eğitimin ürünü olarak sonradan meydana getirilmekte olanların yanında hemen hemen bir hiçtir”.
Yapılan bunca araştırma ve bulguların ortaya koyduklarını hiçe sayarak davranmak, tutum geliştirmek, ve bu uygulamalarla karşılaşıyor olmak, biz eğitim çalışanları açısından son derece büyük bir hayal kırıklığı yaratmaktadır. Kaldı ki; seviye sınıfı uygulamalarının, eğitimde fırsat eşitliği ilkesinin ihlalini ortaya çıkardığı da tartışma götürmeyecektir.
BÜTÜN İNSANLARIN DEĞERLİ OLDUĞU BİR EĞİTİM ALANI YARATABİLMEK DİLEKLERİMLE!

14 Ağustos 2007 Salı

Çoruh Şimdi Akmamaya Müebbet!

Çoruh sonbaharda küçülür, küçülürdü… Sanki yaprakların serzenişinin, sanki onların dallarından kopmalarının yasını tutuyor gibi. İlkbaharda da yeşilini kutlar memleketin, horon oynar gibi sığmazdı yatağına taşardı, coşardı. Sahi siz hangi kıvrımındasınız Çoruh’un?
Çoruh delirircesine akar ama için için sarılır toprağa. Kalemini yeşile batırıp yazar sevdasını ya da nakış nakış işler hasretini ama neye hasrettir bilinmez. Bir Artvin’e batırır iğneyi, bir Borçka’ya, bir Yusufeli’ne… Kimi zaman çobanı işler; ağzında yanık bir türkü... Kimi zaman dağlarındaki karı işler; başı bulanık… Kimi zaman bir asma köprü işler uzağı yakın eyleyen… Ama hep gülümser içten içe… Sahi siz hangi kıvrımındasınız Çoruh’un?
Ya şimdi… Şimdi akmamaya müebbet!
İşte Çoruh’un hikâyesi bu anlatacağım. Dayayıp sırtımı memleketimin soğuk ama güvenli taşlarından birine onun kıvrıla kıvrıla akışını seyrederken, çamurlu kumsalında güreş tutarken, onun asi, deli, yırtıcı ve deli kan coşkunluğunun yok oluşuna tanık olurken yazacağım hem de… İçim burkularak!
Nelere tanık olmamış ki; hangi Kafkasya savaşı ondan bihaber yapılmış, hangi Artvinli, hangi Borçkalı, Yusufelili ondan icazet almamış ki… Ne karınlar doyurmuş, ne bebeler, ne insanlar büyütmüş, nice yuvalar yıkmış, ne canlar yakmış. Ne aşklar… Ne sevdalar! Sahi siz hangi kıvrımındaydınız Çoruh’un?
- Nerelisin?
- Artvinli.
- O zaman sen ya yüzme bilmiyorsun ya da mükemmel yüzücüsün!
Evet, grisi yok bu nehrin. Ya siyah ya da beyaz! Ya hep ya da hiç! Bazen bir ufacık çocuğun bile yüzebileceği kadar sevecen ve şefkatli, bazen de dünyanın en iyi yüzücüsünü getirseniz nafile. İşte ben o çocuk yıllarımda, o sevecen halinde öğrendim yüzmeyi Deli Çoruh’un. Nice Çoruh sakini gibi!
Hele bir de kızdı mı, bırakmaz taş taş üstünde. Parçalar, yıkar, alır sizi götürür. İşte o aman vermeyen heybetiyle parçalar, ikiye ayırır Artvin’i, ondan aldıklarıyla yarattı Batum’u. Bizden aldı Karadeniz’e taşıdı ve bir kent oldu adı.
Deli Çoruh’um adına belgesel yaptılar, “Çoruh Artık Durgun Akacak” dediler. Üzerine koca koca setler-duvarlar ördüler, elektrik üreteceklermiş! Baraj yapacaklarmış! Durduruyorlar, sindiriyorlar seni. İçim buruk, yüzüm çocukluğuma dönük seni özlüyorum. Sahi kıvrımı kaldı mı Çoruh’un… Kalmadı, kalmayacak… Çünkü…
Çoruh şimdi akmamaya müebbet…